Ekoklinik Haberler http://www.ekoklinik.com Piyasalara ait haberler tr Koç Holding'e büyük onur: Koç, dünyanın en beğenilen enerji şirketihttp://www.ekoklinik.com/oku/koc-holdinge-buyuk-onur--koc-dunyanin-en-begenilen-enerji-sirketiKoç Holding'e büyük onur: Koç, dünyanın en beğenilen enerji şirketi

Fortune dergisinin her yıl Hay Group ile geleneksel olarak yaptığı ‘ Dünyanın en beğenilen şirketleri ‘ araştırmasının sonuçları açıklandı. Buna göre dünyanın en beğenilen şirketi – piyasa değeri olarak dünyanın en büyük şirketi – Apple oldu. Apple’ı sırasıyla; Google, Amazon.com, Coca-Cola ve IBM şirketleri izledi.


Araştırma yaparken ele alınan kriterler incelediğinde; inovasyon, insan kaynakları, ürün kalitesi, global rekabet gücü, sorumluluklar, uzun dönemli yatırımlar, finansal yapı gibi kriterler dikkate alınıyor.


Koç Holding’e enerjide büyük onur


Derginin araştırmasına göre, enerji sektöründe Türkiye’nin öncü kuruluşlarından Koç Holding’in enerji şirketi Koç Enerji birinci oldu. Yani enerji sektöründe, dünyanın en beğenilen şirketi Koç Enerji oldu.


Araştırmaya göre Koç Enerji; Yönetim kalitesi, ürün kalitesi, uzun vadeli yatırımlar ve kurumsal varlıkları etkin kullanma kriterlinde birinci olarak, dünyanın en beğenilen enerji şirketi oldu.


Toplamda 8.18 puan ile birinci olan Koç Enerji'yi, 7.83 genel skorla Sistema ve 7.50 skorla RWE şirketleri takip etti.


Bu arada Koç Enerji genel toplamda aldığı 8.18 puan ile dünyanın en beğenilen şirketi Apple’ın 8.42′lik oranına en yakın olan beş şirketten biri oldu. 8 puanın üstünde alan diğer şirketler ise; Procter & Gamble, Philip Morris, Mc Donald’s ve Walt Disney olarak sıralandı.

]]>
Türkiye ekonomisi dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi olduhttp://www.ekoklinik.com/oku/turkiye-ekonomisi-dunyanin-en-hizli-buyuyen-ikinci-ekonomisi-olduTürkiye ekonomisi dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu

Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte beklentilerin üzerinde yüzde 8.2 büyüdü. Sekiz çeyrektir kesintisiz büyüme gösteren Türkiye ekonomisi böylece dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ülkesi oldu. Türkiye'nin dokuz aylık bölümde büyüme hızı yüzde 9.6 olarak gerçekleşti. Piyasa beklentisi ise ekonominin yüzde 6.8 büyüyeceği yönündeydi.


Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, 3. çeyrekte mevsimsellikten arındırılmış büyüme hızı yüzde 1.7 olarak gerçekleşti. Bu rakam bir önceki dönemde yüzde 1.3'tü.


Üretim yöntemiyle hesaplanan gayri safi yurtiçi hasıla tahmininde, 2011 yılı üçüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurt içi hasıla yüzde 17,4'lük artışla 348 milyar 802 milyon lira oldu.

Sabit fiyatlarla ise bu dönemde ekonomi, yüzde 8,2'lik büyümeyle 31 milyar 29 milyon lira oldu.

Takvim etkisinden arındırılmış sabit fiyatlarla GSYH 2011 yılı üçüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 7,7'lik artış gösterirken, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH değeri bir önceki döneme göre yüzde 1,7 arttı.


Resesyondan zirveye ulaşan bir ekonomi


Küresel krizin etkisiyle 2009 yılının ilk çeyreğinde yüzde 14.7 küçülmeyle Cumhuriyet tarihinin en büyük daralmalarından birini yaşayan Türkiye ekonomisi, o dönemde 4 çeyrek üst üste yaşanan kesintisiz daralmayla birlikte Avrupa'daki kabul edildiği biçimiyle teknik anlamda resesyona girmişti. (Avrupa'da iki dönem üst üste küçülme yaşayan ekonomiler teknik olarak resesyona girmiş olarak kabul ediliyor.) Ekonomide yaşanan toparlanmanın ardından, Türkiye ekonomisi son 8 çeyrektir ise kesintisiz büyüme gösterdi.


TÜİK'in verilerine göre Türkiye ekonomisi 2008 yılının son çeyreğinde yüzde 7, 2009 yılının birinci çeyreğinde yüzde 14.7, ikinci çeyreğinde yüzde 7.8, üçüncü çeyreğinde yüzde 2.8 küçülmüştü. 2009 yılının son çeyreğinde yüzde 5.9 büyüyen ekonomi, revize rakamlarla 2010 yılının birinci çeyreğinde yüzde 12.2, ikinci çeyreğinde yüzde 10.2, üçüncü çeyreğinde yüzde 5.3, dördüncü çeyreğinde yüzde 9.2 büyümüştü. Türkiye ekonomisi büyüme eğilimini 2011 yılının 3 çeyreğinde de sürdürdü. Ekonomi 1. çeyrekte yüzde 12, ikinci çeyrekte yüzde 8.8 büyümüştü.

]]>
Ekim ayında cari açık beklentilerin altında: 4.15 milyar dolarhttp://www.ekoklinik.com/oku/ekim-ayinda-cari-acik-beklentilerin-altinda--415-milyar-dolarEkim ayında cari açık beklentilerin altında: 4.15 milyar dolar

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Ekim ayına ilişkin ödemeler dengesi istatistiklerini yayımladı. Buna göre yılın 10'uncu ayında cari işlemler açığı 4.15 milyar dolar oldu. Piyasaların beklentisi 4.6 milyar dolar seviyesinde, bir önceki ay olan eylülde ise açık 6.8 milyar dolar düzeyindeydi.


İlk 10 aylık dönemde cari işlemler hesabı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 31.512 milyon ABD doları artarak 65.057 milyon ABD dolarına çıktı. Açıklamaya göre bu gelişmede dış ticaret açığının 33.803 milyon ABD doları tutarında artarak 76.473 milyon ABD dolarına ulaşması etkili oldu.


Hizmetler dengesi kalemi altındaki turizm gelirleri, bir önceki yılın aynı dönemine göre % 13,8 oranında artarak 20.746 milyon ABD dolarına ulaşırken, turizm giderleri % 1,2 oranında artışla 3.935 milyon ABD dolarına yükseldi.


Yatırım geliri dengesinin altında yer alan doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve faizlerden oluşan diğer yatırımlarda gerçekleşen toplam net çıkış, 890 milyon ABD doları tutarında artarak bu yılın ilk on ayında 6.645 milyon ABD doları olarak gerçekleşti.

]]>
Liderler mali anlaşmada uzlaştılar ancak AB antlaşmasında birlik yokhttp://www.ekoklinik.com/oku/liderler-mali-anlasmada-uzlastilar-ancak-ab-antlasmasinda-birlik-yokLiderler mali anlaşmada uzlaştılar ancak AB antlaşmasında birlik yok

AB liderleri, Euro Bölgesi'ne daha sıkı bütçe kuralları getirmek için anlaşmaya vardılar ancak 27 üyenin de katılacağı bir AB antlaşması değişikliğinde uzlaşma olmadı. Bu durumda, sadece 17 Euro Bölgesi ülke ve katılmak isteyen diğerleri için geçerli olacak bir antlaşma hazırlanacak.


Dün akşam başlayan zirve toplantısı 10 saati geride bıraktığında liderler, Euro Bölgesini borç krizlerine karşı koruyacak daha sıkı bütçe açığı ve borç kuralları getirecek olan yeni mali anlaşmada uzlaştılar.


Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi mali anlaşmanın, Euro Bölgesinin iki yıldır süren piyasa kargaşasından güçlü çıkabilmesi için gerekli olduğunu söyledi.


Draghi, "Euro Bölgesi üyelerinde ekonomik politikaların daha sıkı disiplini ve daha iyi bir mali anlaşmanın temeli olacak. Aldığımız kararların içini önümüzdeki günlerde doldurmamız gerekecek" dedi.


Tarihi zirvede önemli görüşmeler


Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Başbakanı Nicolas Sarkozy, daha sıkı bütçe ve borçlanma kurallarını birliğin anayasası olan metne yerleştirilmesinin 27 AB üyesince de onaylanmasını istiyorlardı.


Ancak Euro Bölgesi dışında olan İngiltere, buna karşı çıkarak, kendi finansal hizmetler sektörünü koruyacak ayrı bir protokol yapılmasını istedi. Sarkozy, İngiltere Başbakanı David Cameron'un bu talebinin "kabul edilemez" olduğunu söyledi.


Merkel ve Sarkozy, Euro Bölgesi üyeleri ve isteyen diğer ülkeler arasında hükümetler arası bir antlaşma yapılacağını ve buna katılan ülke sayısının 25'i bulma ihtimali karşısında sadece İngiltere ve belki de Macaristan'ın antlaşma dışında kalacağını söylediler.


Sarkozy, "Bu tarihe geçecek bir zirve. Antlaşmadaki reformlara 27 ülkenin de katılmasını isterdik ama İngiliz dostlarımızın tutumu buna imkan vermedi. Dolayısıyla isteyenlere de açık olacak 17 ülkeli bir hükümetler arası anlaşmayla yapılacak" dedi.


Avrupa Konseyi Başkanı Herman van Rompuy, ülkeleri dengeli bütçe hedeflemeye yöneltecek daha sıkı mali sınırlamalar üzerinde uzlaşılmış olmasının önemini vurguladı.


"Aşırı bütçe açıkları konusundaki kurallarımızı, bunları otomatik hale getirerek sıklaştıracağız. Bu demek ki üye ülkeler, taslak bütçe planlarını Avrupa Komisyonu'na gösterecekler."


İkili krediyle 200 milyar euro


AB liderleri Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) adıyla kalıcı olarak kurulacak kurtarma fonu için de bazı belirleyici kararalar aldılar. ESM'nin kapasitesi 500 milyar euro ile sınırlanacak ve Van Rompuy'un önerisinin tersine, bankacılık lisansına sahip olmayacak.


Liderler, krizle mücadele için AB ülkelerinin Uluslararası Para Fonu'na (IMF) ikili kredi yoluyla 200 milyar euro borç vermesine ve bunun 150 milyar eurosunu Euro Bölgesi ülkelerinin sağlamasına da karar verdiler.


IMF Başkanı Christine Lagarde, toplantıdan ayrılırken, "Sonuç memnun edici" dedi.


Kaynak: Dünya Gazetesi

]]>
Ümit Boyner: Türkiye ekonomisi dünyada gıpta ile izleniyorhttp://www.ekoklinik.com/oku/umit-boyner--turkiye-ekonomisi-dunyada-gipta-ile-izleniyorÜmit Boyner: Türkiye ekonomisi dünyada gıpta ile izleniyor

Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği, Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, Yüksek İstişare Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye söz konusu olduğunda memnuniyet duyulacak olguların sayısının şu sıralarda bir hayli yüksek olduğunu ileterek, "Hemen her gün İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerimizde hemen her konuda devletlerarası veya kurumsal uluslararası toplantılar yapılıyor, saygın ve etkili şahsiyetler konferans veriyor.


Gerçekten de özellikle yakın çevremizle karşılaştırıldığında Türkiye ekonomisinin kıvraklığı ve dayanıklılığı, deneyimli bir ekonomi yönetimine sahip olması dünyada gıpta ile izleniyor. Krizin ardından ekonomimizin çabuk toparlanması geçen yılın ve hatta bu yılın büyüme rakamları prestijimizi arttırıyor" dedi.

Ümit Boyner konuşmasında şunlara değindi:

"Yılın son Yüksek İstişare Konseyi toplantısında huzurunuzda bulunmaktan büyük memnuniyet duyuyorum.

Sözlerime başlamadan önce, yaklaşık iki hafta önce geçirdiği ameliyattan sonra Sayın Başbakan'ın sağlığına bir an önce kavuşmasını ümit ediyor ve kendisine acil şifalar diliyoruz.

Türkiye söz konusu olduğunda memnuniyet duyulacak olguların sayısı şu sıralarda bir hayli yüksek. Geçenlerde konuştuğum bir Avrupalı işadamının deyişiyle Türkiye şu sıralarda dünyada tavan yapıyor. Hemen her gün İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerimizde hemen her konuda devletlerarası veya kurumsal uluslararası toplantılar yapılıyor, saygın ve etkili şahsiyetler konferans veriyor.

Gerçekten de özellikle yakın çevremizle karşılaştırıldığında Türkiye ekonomisinin kıvraklığı ve dayanıklılığı, deneyimli bir ekonomi yönetimine sahip olması dünyada gıpta ile izleniyor. Krizin ardından ekonomimizin çabuk toparlanması geçen yılın ve hatta bu yılın büyüme rakamları prestijimizi arttırıyor.

Dünyanın en karmaşık ve riskli bölgelerinin ortasında, Türkiye'nin sağlam ittifak ilişkileri ile bir istikrar unsuru olması ülkemize bu denli dikkat gösterilmesinin, dünya medyasının odağına alınmasının bir nedeni. Türkiye pek çok konuda sorunların çözümüne katkıda bulunacak, öneriler yapabilecek bir aktör olarak görülüyor.

Böyle bir tablodan iş dünyası ve vatandaşlar olarak memnuniyet duymamamız, geleceğin dünyasının önde gelen aktörleri arasında bulunmaktan mutlu olmamamız mümkün değil.

Yazık ki bu toplantımızı Van ve Erciş depremlerinin yarattığı olumsuzlukların gölgesinde, bir kısmı göz göre göre ölen yüzlerce vatandaşımızın, toplanacak bir lokalleri bile olmayan gencecik öğretmenlerimizin, ufacık bebeklerimizin acısını içimizde taşıyarak yapıyor olmamız bu memnuniyetimizi gölgeliyor.

Depremin mağdurlarının hala uygun koşullarda yaşamaya başlayamadıklarını, kendi kaynaklarıyla Türkiye'nin farklı yörelerine gidebilenlere bürokratik engellerin çıkarıldığını bilmek bizi üzüyor.

Bu deprem, arada çıkan çatlak seslere karşın toplumsal dayanışma reflekslerimizin gücünü bir kez daha gösterdi. Ancak ülkenin dört bir yanından vatandaşların dayanışma patlaması sonucu Van'a gönderilen yardımların bulunduğu deponun yanması Van depremiyle ilgili olumsuzlukların simgesel bir özeti de sayılabilir.

Sanırım vatandaşlar olarak da, her düzeyde yönetim olarak da aktif bir deprem bölgesinde yaşadığımız gerçeğini bilincimize yerleştirmekte zorlanıyoruz. Bu depremin bizi yönetişim anlayışımızı, iş yapma ahlakımızı sorgulamaya itmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bildiğiniz gibi Ocak ayı Batı dillerinde adını, Roma efsanelerinin iki yüzlü başı olan kapılar tanrısı Janus'tan alır. Janus başlangıçların ve geçişlerin tanrısıdır. İki yüzünün olması hem geleceğe hem geçmişe bakmasındandır. Ocak ayının yaklaşmasından ilham alarak ben de hem geriye dönüp bir kısa bilanço çıkarmak, hem de ve daha ağırlıklı olarak ileriye yönelik kaygı, umut ve beklentilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

2011 yılının güzel öyküsü tüm dünyanın zaman tünelinde donup kalmış diye bakmaya alıştığı Arap dünyasının silkinişiydi. Demokratik talepleriyle Arap halklarının tarih sahnesine yeniden çıkışlarına tanıklık ettik. Neredeyse tam bir yıl önce Tunus'un küçük ve yoksul bir şehrinde Muhammed Buazzizi'nin kendisini yakmasıyla başlayan dalgalanma bölgenin çehresini değiştirdi.

Yeni yıla heyecan ve umut verici bir başlangıç yaparken, aradan geçen aylarda tüm devrim dönemlerindeki gibi yeni bir düzenin kurulmasının hayli meşakkatli olduğu iyice anlaşıldı. Çok kan aktı ve yazık ki daha da akmaya devam ediyor. Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye'de yaşananlar bu bakımdan içimizi karartıyor.

Ne var ki bu örnekler, önce Tunus'ta, ardından Fas'ta ve Mısır'da yapılan seçimlerde toplumların kendi geleceklerine oy yoluyla sahip çıkmalarının yarattığı heyecanı ve sevinci azaltmıyor.

Küresel ekonomik duruma bakıldığındaysa, 2011 yılı karamsarlıklarımızı derinleştiren bir yıl oldu. ABD ekonomisi toparlanamazken, AB kendi krizinin vahametini tam kavrayamadığı izlenimi verdi. İlk kriz dalgasını ABD'ye göre daha iyi atlattığı düşünülen AB ekonomisi, bazı üye ülkelerin onyıllardır halının altına süpürülmüş sorunları ortaya çıktıkça kendisini dehşet verici bir devlet borcu felaketi içinde buldu. Euro alanı geçen yıl bu vakitler aklımıza bile getirmediğimiz bir ölçüde sarsıntılar geçiriyor.

Geçenlerde çıkan bir yazısında Financial Times yazarı Martin Wolf şu tespitleri yapıyordu: 'Dünya, 2007 yazında gelişmiş ülkelerde kendini gösteren finans krizinin yeni ve potansiyel olarak daha yıkıcı bir evresine girdi. Bunun merkezi euro alanı. Euro alanının liderleri önlerindeki ölümcül hasta ile ilgilenmektense zamanlarını hastanın yeni bir kalp krizi geçirmemesi için uyması gereken idman programını tartışarak geçiriyorlar... Bir felaket engellenebilse bile euro alanının ekonomisi gelecek yıl durgun kalacaktır.'

Bugün Brüksel'de Euro bölgesi üyeleri artık sayısını takip etmekte zorlandığımız bir kritik zirvede daha buluşuyorlar. Bir an önce hem üyelerin, hem de tüm dünyanın önüne net, kararlı ve gerçekçi bir planla çıkmayı başaracaklarını umuyoruz.

Büyüme perspektifi olmadan, rekabetçiliği kazanacak adımları atmadan ve en önemlisi ortak bir kamu maliyesi politikası benimsemeden euro alanının bu krizi aşabilmesi zor gözüküyor. Almanya'nın kendi bünyesine uygun gelen rejimi tüm ülkelere uygulatmaya kalkması ise çok başarılı bir diyet sonrası ölen hasta benzetmesini akıllara düşürüyor.

Küresel daralmanın 2008 yılında yaşanan krizin ilk evresinden farklı yaşanacağı da öngörülüyor. Geçen dalgayı nispeten çabuk ve az hasarla atlatan Asya ekonomilerinin de en büyük iki pazarlarındaki durgunluk karşısında derin sıkıntı yaşamaları ihtimal dahilinde. Euro alanının derinleşen krizi ve durgunluğu Asya ülkeleri açısından da yönetilmesi gereken ciddi riskler haline gelmiştir.

Gene de ABD'nin AB krizine doğrudan müdahil olmasının da gösterdiği gibi bu krizin aşılması için büyük bir çaba gösteriliyor. Bu bakımdan daha öngörülebilir bir ekonomik ortamın birkaç yıl içinde şekillenebileceğini söyleyebiliriz.

Dünya ekonomisindeki bu gelişmelerin Türkiye gibi, 2001-2011 arasında çok başarılı bir performans göstermiş, küresel ekonomiye özellikle AB ekonomisine derinden entegre olmuş, ancak kaygı verici boyutlara gelen cari açığı kısa vadeli sermaye akışlarıyla kapatılabilen, hanidir yapısal reformlarda yorgun düşmüş bir ülkeyi rahat bırakması söz konusu olamaz.

Ancak hemen eklemeliyim ki, bu kriz Türkiye'nin yavaşlayan mikro reform gündemini taze bir bakış ile yeniden canlandırmak için bir fırsat da yaratmıştır. Yarışa önde başlama ve götürme şansımız vardır.

Yalnızca yöneticilerin değil, ekonomiyle ilgilenen herkesin daha kapsamlı sorular sormak, gelişmeleri sorgulamak, farklı senaryolar üzerinde çalışmak gibi bir yükümlülüğü olduğuna inanıyoruz. Mevcut ve nispeten rahat konumumuzun bizi rehavete sürüklememesi gerekiyor.

Reform yapma iradesini tüm toplum kesimlerinde canlandırmak zorundayız. Yönetimin kısa vadede getirisi olmayan, ancak uzun vadede Türkiye'yi düzlüğe çıkaracak, dünyada rekabetçi kılacak ve dünya iş bölümünde daha sağlam bir yere oturtacak kararları almasını bekliyoruz.

Bugün için Türkiye'nin ekonomik dengeleri hem mutlak hem de nispi olarak iyidir. Ancak göreli olarak olumlu dengelerimizin, gerekli mikro reformlar krize rağmen yapılmadığı takdirde, süratle bozulabileceği ihtimalini de gözden kaçırmamalıyız. Gün gelecek AB ve ABD ekonomileri toparlanacaktır. Türkiye'yi ileride daha etkili bir ekonomik aktör haline getirecek adımların atılması için fırsat anı bugündür.

Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da büyümenin motoru özel sektör olacaktır. Devletin rolü piyasa sisteminin düzgün çalışmasını kolaylaştırmak, engellerin temizlenmesine yardımcı olmak ve kamu maliyesinde disiplini sağlamaktır. Bu bağlamda modern ve karmaşık bir ekonominin iyi yönetilmesinde bağımsız denetleyici ve düzenleyici kurumların önemini ayrıca vurgulamak bile herhalde gereksizdir.

Denetleyici-Düzenleyici Kurumların bizim açımızdan çok anlaşılır ve savunulabilir bir boyutu vardır. Piyasa ekonomisi doğal tekel ve asimetrik bilginin olduğu sektörlerde verimli çalışmaz, dolayısıyla düzenlenmesi gereklidir. Bu kurumları bu nedenle ihdas ederiz. Bu yapıların hangi mevzuat ile çalışacağı şüphesiz ki yasama organın uhdesindedir ancak bir kere kurulduktan sonra bu yapıların başarılı olması ve piyasa ile iç içe çalışabilmesi için idari ve mali özerkliğe sahip olması gerekir.

Bizler bu alanda son dönemlerde yapılan düzenlemeleri tam olarak anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kurumlar konusunda ortaya çıkan belirsizlikler piyasaları ve bizleri rahatsız etmektedir. Bu alanda gerekli şeffaflığın sağlanması hususunda hükümet yetkilileri ile çalışmaya hazırız.

Önümüzdeki dönemin ekonomi politikalarını düşünürken vergi üzerinde mutlaka durmamız gerekiyor. Daha önce de söylediğimiz gibi, ekonomi konusunda Türkiye'deki kaynak paylaşımı mücadelesi tüm ülke sathına yayılmış şekilde kayıtlı işletmelerle kayıtdışı işletmeler arasındadır.

Diğer yandan, Türkiye'de gelmiş geçmiş bütün hükümetler verginin tabana yayılması ve kayıt dışı ile mücadele siyaseten zor geldiği için, dolaylı vergilere yükleniyor. Bu tutum hem kayıtlı kesim açısından rekabeti olumsuz etkiliyor, hem kayıt dışını daha da körüklüyor.

Kayıt dışılığa kayıtsız kalmak sürdürülebilir büyümenin önünde bir engeldir. Yeni bir vergi sistemine olan ihtiyacımız artık bastırılamayacak düzeydedir. Bu yolda, vergi denetim kapasitesinin daha etkin ve güçlü hale getirilmesi anahtar bir öneme sahiptir.

Türkiye, 1999 yılındaki AB Helsinki zirvesinde aday statüsüne kavuştuktan sonra sivilleşme, hukuk sistemini çağdaşlaştırma ve siyasetini demokratikleştirme yolunda bir hayli ilerleme kaydetti. Bu çabaların hepsine kurum olarak destek verdik.

TÜSİAD son yirmi yılda Türkiye'nin demokratikleşmesi için tüm imkanlarını seferber etti. Çeşitli çalışmalarıyla, düzenlediği toplantılarla, gündeme getirdiği konularla, AB üyeliği hedefinin istikrarlı şekilde takipçiliğini yaptı. Bu şekilde, kamuoyunda demokrasi, hukukun üstünlüğü, vatandaşın devlete karşı korunması, özgürlükler hakkında bir duyarlılık oluşmasına katkıda bulunmaya gayret etti.

İlk anayasa taslağımızı nerdeyse yirmi yıl önce hazırladık. O gün bugündür de yeni anayasa talebimizi bulduğumuz her platformda dile getiriyoruz. İstediğimiz herhangi bir anayasa değil. Özgürlüklerin çekincesiz korunduğu hakların kısıtlanmadığı kuvvetler ayrılığı dengesinin işlediği yargının tarafsız ve bağımsız şekilde çalışmasının garanti altına alındığı yasama organının denetleme görevini bihakkın yapabildiği hesap vermenin istisna değil kural olduğu her türlü azınlığın sesinin bastırılmadığı seçim sisteminin insanın adalet duygusunu zedelemediği partiler kanununun tabanın ve seçmenin sesinin duyulmasına imkan tanıdığı güçlendirilmiş bir Parlamenter sistem anayasası arzuluyoruz.

Bugün aramıza katılarak bizi onurlandıran Sayın Meclis Başkanı'mızın bu yolda sarf ettiği çabaları büyük bir merak ve heyecanla izliyoruz. Milletin egemenliğini temsil eden Meclis'in 21. Yüzyıl Türkiye'sine yakışan bir Anayasa hazırlayarak, otoriter bir zihniyetin kullanma kılavuzu şeklinde düzenlenmiş 1982 Anayasasını, kabul edilişinin otuzuncu yılında rafa kaldırmasını bekliyoruz.

Meclis'in toplumun birikiminden daha fazla yararlanmasını sağlamak üzere sivil toplum örgütleriyle yakın görüş alışverişi içinde olmasının da Parlamenter sistemimizin güçlenmesine katkı yapacağına inanıyoruz.

1982 Anayasasının yerine geçecek yeni Anayasanın kimlik taleplerine, ortak değerlerde birleştiren eşit vatandaş anlayışı çerçevesinde yanıtlar vermesi, din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sorunları çözmesi, çoğulcu ve katılımcı demokratik temsili parlamenter rejime tüm kurum ve kurallarıyla işlerlik kazandırması, her türlü vesayetten arındırılmış nitelikteki kontrol-denge mekanizmalarını kurmasını bekliyoruz.

Tüm Parlamenter sistemlerde yasamanın ağır işleyişinden şikayet edilir. Ancak bunun çözümü Meclis'in by-pass edilmesi olmamak gerekir. İçtüzük etkili yasama faaliyetine engelse, o zaman yapılacak iş 12 Mart yarı darbe döneminin Kanun Hükmünde Kararname uygulamasına sarılmak değil, içtüzüğü etkinliği arttırıcı yönde değiştirmek olmalıdır.

Demokrasinin yalnızca çoğunluğun yönetimi olmadığı gerçeğini de artık iyice sindirmemiz gerekiyor. Bir demokraside her şey sayısal çoğunlukla ölçülemez. Sayısal çoğunluk demokrasilerde 'doğru'nun yegane ölçüsü değildir. Bir demokraside radyoların nasıl yayın yapacakları, ne tür müzik yayını yapılması gerektiği, kamu otoritesi tarafından yalnızca çoğunluğun beğenileri veri alınarak belirlenmez.

Bu bağlamda bir yandan Anayasa'yı hazırlarken, diğer yandan da Türkiye'nin son on yıla damgasını vurmuş hızla özgürleşen ve demokratikleşen ülke görüntüsüne pas lekesi gibi yapışmaya başlayan gelişmelerin önünü alacak yasal değişikliklerin gerçekleşmesini bekliyoruz.

Kamuoyunun geniş kesimleri giderek, yılarca süren tutukluluk sürelerinin infaza dönüşmesinden ve uluslararası kuruluşların dahi sahip çıktığı gazetecilerin hapiste olmasından vicdanen büyük rahatsızlık duymaya başladı. İddianamelerin somut kanıttan çok demokratik hukuk devletlerinde örneği görülmeyen gizli tanıklık ifadelerine yaslanarak hazırlanması, sanıkların özel hayatlarının telefon kayıtlarından sızdırılmasının vakayı adiyeden sayılması, küçücük bir kız çocuğuna insafsızca tecavüz edenlerin 'rıza' ve iyi hal öne sürülerek en düşük cezalarla neredeyse mükâfatlandırılmaları, kadına yönelik şiddetin cinnet boyutlarına gelmesi, 'model ülke' olma iddiasındaki bir Türkiye'ye yakışmayan karelerdir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bir dava vesilesiyle Türkiye'ye yönelttiği soruların içeriği son on yılda arzu ettiğimiz kadar yol gitmediğimizin göstergesidir. Bu durum, Türkiye'nin demokratikleşme yönünde attığı mevzuat düzeyindeki adımların maalesef uygulamada yeterli ilerlemeyi sağlamadığını, bir anlamda, bu amaçla harcanan emeklerin karşılığını bulmadığını göstermektedir.

Böyle bir tabloyu yaşamayı hiç de hak etmediğimizi düşünüyorum. Ancak bu vesileyle Adalet Bakanlığımızın Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile başlattığı, ifade ve medya özgürlükleriyle ilgili diyaloğu önemsediğimizi vurgulamak istiyorum. Umuyoruz ki, Terörle Mücadele Yasası, Ceza Yasası gibi yasalarda gerekli değişiklikler yapılır ve yeni anayasa yapım sürecini de kolaylaştırıcı adımlar atılmış olur.

Bugün ben siz hitap ederken insafsız değerlendirmeler ve uzun tutukluluklar bağlamında simgesel önem taşıyan Hopa Davası ve Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül'ün duruşmaları da başlıyor. Farklı kaynaklara göre 281 ile 500 arasında öğrencinin aylarını hatta yıllarını hapishanelerde tutuklu olarak geçirmesi bizde geçmişe yolculuk duygusu uyandırıyor. 1960'larda gelişmiş ülkelerin gençlerin sorunlarına eğilerek, taleplerini dinleyerek aştıkları büyük öğrenci isyanları sırasında Türkiye aksi yöne giderek geleceğini inşa edecek bu gençlerimizi şiddetle terbiye yolunu seçti. Bu tercihin sonucu kaybedilmiş binlerce canın maliyetini biz unutmuş değiliz. Benzer bir maliyetin yeniden ödenmesini istemiyoruz.

Arap isyanlarının tüm dünyada heyecan yaratan bir gelişme olarak değerlendirildiğini söylemiştim. Türkiye açısından, yakın tarihi ve kültürel bağlarımız bulunan bu ülkelerin 21. Yüzyıl tarihine böylesine çarpıcı bir giriş yapmaları ancak sevinç vesilesi olur.

Ancak bu isyanların, devrimlerin yerleşik, işleyen, meşruiyet temeli oturmuş, ekonomileri değer ve istihdam yaratan düzenlere yol açması daha uzun bir süre gerektirecektir. Bu dönem zarfında hem ülkelerin içinde hem de bölgenin stratejik dengelerinde bir kısmı öngörülebilen, bir kısmı öngörülemeyen tatsız gelişmeler de yaşanacaktır.

Türkiye'nin bu bölgedeki tarihi ağırlığı kadar, bugünkü konumu, ekonomisinin ve demokrasisinin düzeyi üzerine sorumluluk almasını gerektirmektedir. Bu sorumlulukları üstlenirken somut durumların gerçekçi bir değerlendirmesini yapmak ve ona göre hareket etmek şarttır.

Çöl kumları sık şekil değiştirerek insanı yeri ve yönü konusunda şaşırtır. Bu illüzyonlara teslim olmamalıyız.

Bölgede şiddetle körüklenen mezhep düşmanlığı virüsüyle mücadele etmeliyiz. Dış politikada kalıcı başarı için, içeride mezhepsel ve etnik farklılıkları körükleyecek söylem ve uygulamalardan kaçınmalıyız.

Bu bağlamda Dersim olayları etrafında başlayan tartışmaya da kısaca değinmek istiyorum. Partizan veya ideolojik kutuplaşmamızın bir parçası haline getirmediğimiz taktirde, bu tartışmanın bir ferahlama vesilesi olacağına inanıyorum. Cumhuriyet tarihinin nesnel şekilde değerlendirilmesi, Kürt meselesinin geçmişi ve bugününün, Alevi sorununun tüm veçhelerinin tartışılmasının daha demokratik bir vatandaşlık ve laiklik anlayışının tesis edilmesi yönünde iyi bir fırsat sunduğunu düşünüyorum.

Önümüzdeki dönemin dünya ve bölge siyasetinin temel unsurları şunlardır: Güç Doğu'ya kaymaktadır ancak düzeni işletebilecek, kurallarını uygulatabilecek olan da halen Batı'dır. AB krizden krize yuvarlanırken bir bütün olarak girdap benzeri bir siyasal/stratejik boşluk oluşturmaktadır.

ABD'nin stratejik tercihlerinde Güney ve Doğu Asya giderek ön plana çıkacaktır. Çekilmekte olduğu ancak kendisi için hala önem taşıyan bölgelerde ABD bölgesel müttefikleriyle işbirliğini sıkılaştıracaktır. Son dönemde ABD-Türkiye ilişkilerinde izlediğimiz yakınlaşma bunun bir sonucudur.

Türk dış politikası bu durumda üç temel parametre içinde siyaset üretmek zorundadır. Birincisi, ABD Irak'tan çekilmektedir. İran'ın özellikle Bağdat'taki yönetim üzerinde kısa dönemde etkisini arttırması bu çekilmenin sonuçlarından birisi olacaktır.

İkincisi tüm bölgeyi etkileyen ve etkilemeye devam edecek Arap isyanları olgusu, Arap halklarının egemenlik, onur ve bağımsızlık mücadelesidir.

Şimdiye dek, Tunus, Fas ve Mısır'da yapılan seçimlerin mesajı açıktır. Demokratikleşme süreci bölge ülkelerinde en örgütlü siyasi güç olan İslamcı parti ve hareketleri iktidara taşımaktadır. Bu partilerin yönetim becerilerinin düzeyini, toplumsal mutabakat oluşturma iradelerinin gücünü ve toplumlarının taleplerine ne ölçüde ve ne şekilde cevap verebileceklerini zaman gösterecektir.

Üçüncü parametre ABD Irak'tan çekildikten sonra İran'ın artan gücünün ne şekilde dengeleneceği ve bu ülkenin nükleer programının bölgede bir savaşa yol açıp açmayacağıdır. Suriye'deki rejimin düşürülmesi için Arap ülkelerinin neredeyse seferberlik ilan etmeleri, önemli ölçüde İran'ın bu önemli müttefikini yitirmesini sağlamak amaçlıdır. Bu dinamik, Suriye özelinde bölgeyi bir mezhepsel ve hatta etnik çatışma ihtimaliyle de yüz yüze getirmektedir.

Türkiye bu ortamda 'iki dünya' ile de konuşabilen bir ülke olarak sivrilmektedir. Sayın Başbakan'ın Kuzey Afrika ziyaretlerinde 'laiklik' kavramını gündeme getirmesi, kimilerinin hoşuna gitmese de, Türkiye'nin özgünlüğünün altını çizmesi açısından gerekli ve önemli bir vurguydu.

Böylesi bir ortamda Türkiye'nin Batı aidiyetinin öneminin altı bir kez daha çizilmiş oldu. Türkiye'nin laik, demokratik, piyasacı, Batı ittifakı içinde Müslüman nüfusa sahip bir ülke olması çok dile getirilen, ama çok ihtiyatla yaklaşmak da gereken 'modellik' ya da 'ilham kaynağı olma' beklentilerinin temelini oluşturur.

Bu durumda bizim, AB'nin yaşadığı kriz ne denli derin görünse de bir değerler sistemi, yönetim anlayışı, toplum'devlet ilişkisi modeli olarak AB hedefini asla gözden kaçırmadan, ekonomik yapılanma, demokratikleşme, hukuk devletini güçlendirme çabalarını sürdürmemiz şarttır.

]]>
Moody's Fransız bankalarının notlarını bir basamak düşürdühttp://www.ekoklinik.com/oku/moodys-fransiz-bankalarinin-notlarini-bir-basamak-dusurduMoody's Fransız bankalarının notlarını bir basamak düşürdü

Moody's Investors Service, Credit Agricole'nin Banka Finansal Güç Notu'nu bir kademe indirirek C'den C-'ye ve buna paralel olarak uzun vadeli borç ve mevduat notlarını bir kademe düşürerek Aa3'e çekti.


Moody's bu not indirimi ile 15 Haziran 2011'de başlattığı ve 14 Eylül 2011'de uzattığı gözden geçirmeyi tamamladı.


Moody’s ayrıca kötüleşmekte olan likidite ve fonlamaya girişten dolayı, Societe Generale SA ve BNP Paribas SA'nın kredi notunu da düşürdü.


Moody's, yaptığı açıklamada, Societe Generale'in sistemik destek alma ihtimalin çok yüksek olduğuna dikkat çekti.

]]>
Nakit sağlanacak ancak tahvil alımı yok: Piyasalar istediğini alamadıhttp://www.ekoklinik.com/oku/nakit-saglanacak-ancak-tahvil-alimi-yok--piyasalar-istedigini-alamadiNakit sağlanacak ancak tahvil alımı yok: Piyasalar istediğini alamadı

Yarın yapılacak AB liderler zirvesi öncesi bugün AMB başkanı Draghi'nin konuşmalarının ardından borsalar satışlara teslim oldu. Yarınki zirveden net bir sonuç çıkmayacağına dair belirsizlik olunca, risk almaktan kaçınan yatırımcıların sert satışları borsaları etkiledi. Ayrıca Draghi'nin konuşmalarından tahvil alım konusunda istediğini alamayan piyasalarda ibre aşağı döndü.


Yurt içinde satışlar yurt dışına göre daha ağır bastı. Beklentilerden yüksek gelen sanayi üretimi verisi olumlu algılanırken, Citigroup'un Orta Avrupa ile birlikte Türkiye için tavsiyesini 'Ağırlığını Azalt' seviyesine çekmesi satış baskısında etkili oldu. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, alıcılı seyrin ardından satışlarla karşılaştı ve yatay seyir izleyerek gelişmeleri beklemeye başladı.


İlk seansta hafif alıcılı bir başlangıç yapan ve 55200 seviyesine yükseldikten sonra satışlarla karşılaşan endeks 54700 bölgsine kadar gevşedi. İkinci yarıda bir süre 54800 civarında yatay seyir izleyen İMKB 100 Endeksi, daha sonra artan satış baskısı ile önce 54000, ardından 53500 bölgesine kadar gevşedi.


Bankacılık endeksi yüzde 5'e yakın değer kaybederken, İMKB 53.316 seviyesine kadar geriledi. Borsada gün 1.639 puan ve yüzde 3 değer kayıpla 53.499 puandan kapandı. Tahvil-bono piyasasında gösterge faiz valörlü işlemlerde yüzde 10.28 seviyesine çıktı. Kapalıçarşıda dolar 1.8440 liradan euro 2.4590 liradan kapandı.


Tahvil alımı spekülasyonları sonlandı, Avrupa sattı


AMB'nin kredi için IMF'yi kullanmanın yasal olarak çok karmaşık olduğunu belirtmesi ve AMB'nin IMF üyesi olmadığının altını çizmesi olumsuz algılandı. AMB faizi yüzde 1'e çekerken, ECB Başkanı'nın iyimser olduğu kadar karamsar açıklamaları da piyasaya etki yaptı. 


Avrupa Merkez Bankası Başkanı Draghi, bankanın geniş ölçekli şekilde devlet tahvili alımı yapabileceği yönündeki beklentileri sona erdirdi. Draghi'nin euro bölgesinin ekonomik görünümüne ilişkin yaptığı uyarılar da piyasaları baskı altında tuttu.


Ayrıca Avrupa Merkez Bankası Başkanı Draghi'nin tahvil alımı spekülasyonlarını ortadan kaldırmasıyla Avrupa borsaları 2 haftanın en düşük seviyesine indi.


Fransız CAC 40 Endeksi yüzde 2.5, İngiliz FTSE 100 Endeksi yüzde 1.1 oranında değer yitirdi. Alman DAX'taki kayıplar ise yüzde 2'yi buldu.


Amerikan borsaları da satışta


Avrupa'daki durumu takip eden Amerika cephesinde de satışlar hakim. Dow Jones Endeksi Ekim ayından bu yana en yüksek seviyesinden aşağı döndü. Euro düşerken, İspanyol ve İtalyan tahvilleri de geriledi.


Dow ve S&P 500 endekslerinde kayıplar yüzde 1'i aştı. Dow Jones 12 bin puan seviyesinde tutunmaya çalışırken, S&P 500 ise 1.240 desteğini korumaya çalışıyor.


Emtialar tarafında da sert düşüş var. Petrol ve altın fiyatları % 1.5´in üzerinde ekside. ABD ham petrolü 98.4 dolar, brent petrolü 107.6 dolarda. Altın, 1716 dolar düzeyinde.

]]>
Draghi: AMB bankalara 3 yıl vadeli sınırsız kredi sağlayacakhttp://www.ekoklinik.com/oku/draghi--amb-bankalara-3-yil-vadeli-sinirsiz-kredi-saglayacakDraghi: AMB bankalara 3 yıl vadeli sınırsız kredi sağlayacak

Avrupa Merkez Bankası'nın Frankfurt'ta yapılan faiz toplantısına ikinci kez başkanlık eden Draghi, piyasadaki artan gerginliğin ekonomik faaliyetleri olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, enflasyon beklentilerinin dengelenmek zorunda olduğunu belirtti. Draghi, bankalara üç yıl için sınırsız miktarda para vermeyi taahhüt etti.


Ortak müdahaleden sonra yeni tedbirler açıklayacaklarını ifade eden Draghi, likidite operasyonlarında teminat kurallarını gevşeteceklerini ifade etti.


Bankalara yardım olarak olağanüstü tedbirler alındığını ve ECB'nin bankalara 36 ay vadeli, sabit faizle ve sınırsız miktarda kredi sağlayacağını açıklayan Draghi, likidite imkanlarının 21 Aralık'tan itibaren devreye gireceğini kaydetti. Draghi, bankaların kredi kullanımını için teminat koşullarını hafiflettiğini, ulusal merkez bankalarının gerektiğinde devreye gireceğini vurguladı.


ECB'nin, Avro Bölgesi için bu yıla ilişkin yüzde 1,6 olan ekonomik büyüme tahminini değiştirmediğini söyleyen Draghi, gelecek yıla ilişkin ekonomik büyüme tahminini yüzde 1,3'den yüzde 0,3'e çektiklerini bildirdi. Draghi toplantıda ayrıca ECB'nin 36 ay vadeli likidite imkanı sağlamaya başlayacağını ve teminat kurallarını gevşettiğini söyledi.


Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi, Euro Bölgesi'ndeki gerilimlerin şu anda büyük bir belirsizliğin olduğunu gösterdiğini söyledi.

Draghi, bankaların kredi kullanımını için teminat koşullarını hafiflettiğini, ulusal merkez bankalarının gerektiğinde devreye gireceğini vurguladı.

]]>
Avrupa Merkez Bankası faiz oranlarını 25 baz puan indirdihttp://www.ekoklinik.com/oku/avrupa-merkez-bankasi-faiz-oranlarini-25-baz-puan-indirdiAvrupa Merkez Bankası faiz oranlarını 25 baz puan indirdi

Avrupa Merkez Bankası(ECB) faiz oranlarını beklendiği gibi aşağı çekti.


ECB'nin bugünkü toplantısının ardından, faiz oranlarının yüzde 1.25'ten yüzde 1.00'a çekilmesine kararı verildi. Analistlerde, ECB Para Politikası Kurulu'nun faiz oranlarını 25 baz puan indireceğini tahmin ediyorlardı.


Mario Draghi'nin geçen ay ilk kez AMB başkanı olarak katıldığı toplantıda, banka sürpriz şekilde gösterge faiz oranını 25 baz puan azaltarak yüzde 1,50'den yüzde 1,25'e indirmişti.

AMB, Temmuz ayında, artan enflasyonla mücadele için gösterge faiz oranını 25 baz puan yükselterek yüzde 1,25'ten yüzde 1,50'ye çıkarmıştı. Bugün TSİ 15:30'da Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi toplantı ile ilgili basın toplantısı düzenleyecek.

]]>
Citigroup, Türk hisse senetleri piyasası için tavsiyesini düşürdühttp://www.ekoklinik.com/oku/citigroup-turk-hisse-senetleri-piyasasi-icin-tavsiyesini-dusurduCitigroup, Türk hisse senetleri piyasası için tavsiyesini düşürdü

Orta Doğu, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu bölgesi için hazırladığı "2012'ye doğru" raporunu açıklayan Citigroup, Türkiye'de artan siyasi ve ekonomik belirsizliklere dikkat çekerek hisse senetleri için tavsiyesini 'piyasa üstü getiri'den 'piyasa altı getiri'ye indirdi.

Raporda, 2010 ve 2011 yıllarındaki hızlı büyümenin ardından 2012'de Türkiye için büyüme tahmini yüzde 2,5 düzeyinde verildi. Citigroup, "kur ve para politikasındaki belirsizlikler gözönüne alındığında büyüme daha düşük düzeyde de kalabilir" denildi.

Citigroup’un raporunda başta cari açık olmak üzere Türkiye ekonomisinde artan dengesizliklere vurgu yapılarak, bu dengesizliklerin ekonomik görünüm üzerinde büyük tehdit oluşturduğu kaydedildi.

Citibank, siyasi risklere de dikkat çekti. Raporda, Ak Parti'nin iktidardaki 10'uncu yılına ilerlerken, halkın iktidardaki sabit görünümden rahatsız olmaya başlayabileceği öne sürüldü. Citibank'a göre, yargı ve ordu ile hükümet arasında yeni gerginlikler yaşanması olasılığı da bulunuyor.


Kaynak: Bloomberg HT

]]>